Dizi İzlenimleri: Normal People

BBC Three ve Hulu ortak yapımı Normal People son zamanlarda bitirdiğim dizilerden. Beni ciddi anlamda büyüledi diyebilirim, bu yüzden biraz değinmek istedim bana hissettirdiklerine. Belki bir tık spoiler içerecek, o nedenle izlemeyenler için sonraki satırlar hassas içerik diyebiliriz.

Sally Rooney’nin aynı adlı romanından uyarlanan dizide liseden süregelen bir aşkı görüyoruz. Karakterler o kadar derin, o kadar çocuk naifliğinde verilmiş ki, ilk etapta gizli bir ilişki yürütmek isteyen Connell’a kızamıyorsunuz bile. Çünkü Connell kibar, gerçek bir centilmen. Marianne’in kalp kırıklığını hissettikçe tepkiniz doğuyor Connell’a. O geçişi hikayede öyle güzel yedirmişler ki, hayran olmamak elde değil.

Gençlerimiz büyüyor ve üniversitede tekrar aynı ortama düşüyorlar. Ancak roller değişmiş: Marianne “ne kaybettiğini gör istedim” dercesine özgüvenli, hoş bir kadına evrilmiş ve sosyal çevresi hayli geniş. Connell ise popülaritesinin sadece kendi kümesindeki bir horoz seviyesinde olduğunun farkındalığıyla yüzleşip bocalıyor. Lisede aynı ortamda dahi bulunmak istemediği kız tarafından Connell üniversitede havalı ortamlara sokuluyor ve o kız sayesinde yeni insanlar tanıyor. Neden diyorsunuz? Sonra şöyle bir bakınca aşktan da büyük bir şey çarpıyor göze: Arkadaşlık. Karşındakini tanıma, onunla kendin olabilme, bir şekilde yanında hep onu arama. Birlikte olamıyorsan bile onun mutlu olmasını isteme durumu.

Bu zamana kadar çok benzer konularda kitap okumuş, dizi/film izlemişizdir. Ancak Normal People’ı farklı kılan tam da bu dostluk olgusu. Birinden kopamamak, yerine kimseyi koyamamak, ona dokunmak, sadece onu arzulama hissi. Bazen olmayacağını bile bile tekrar oldurmaya çalışmak gibi. Bazen olabilir dediğinde “nasılsa olmayacak” diye kendini kandırma hali. Ve akabinde kendi hayatında yapılan hatalar zinciri. Yanlış insanları hayata almak, aslında tanımadığın, bilmediğin şeylere haz duymaya başlamak gibi. Yanlışa sapma güdüsüyle doğrudan kaçmacılık. Çünkü doğruna sahip bile çıkamıyorsun, doğrunun doğru olduğundan emin olamıyorsun.

Ortak acılar, zor zamanında yan yana olabilmenin hissettirdiği güç, koruyup kollamak- kollanmak, sonsuz destek. Bu insani durumlar, dizinin şahsen ilk defa tanıştığım oyuncuları Daisy Edgar-Jones ve Paul Mescal tarafından öyle güzel geçiyor ki izleyiciye. Uzun zamandır izlediğim en iyi dizi çifti olduklarına eminim.

Diziden çıkaracağımız mesaja gelecek olursak: İletişim. Aslında Marianne “kal” deseydi ya da Connell “kalmak istiyorum” deseydi bu aşk bu kadar imkansızlaşmayacaktı bile. Ekranda izlerken söylenememiş, içerde kalan duygularla yüzleşiyorsunuz. Hadi konuşsana diye ekrana bağırasınız geliyor. Sonra bölüm bitiyor… Benim de konuşamadığım anlar olmuştu diyerek hemen anlayıveriyorsunuz karakterleri.

Peki ya dizideki sakinliğe ne demeli? Karakterler hiç çok kalabalık bir ortamda olmuyor. Yemekhanede, kütüphanede dahi onları hep tek görüyoruz. Maksimum ortamları 5-6 kişilik. Gürültüsüz, dingin bir dizi. Diyaloglar kadar bakışmalar, bedenler de konuşuyor.

Hissettiğiniz bazı duyguları yeniden derinlerde bir yerlerde hissettiren; bazen kalp kıran ama hemen sonrasında o kalbi sıcacık sarıp sarmalayan bir dizi olmuş Normal People özetle.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.