Anı Biriktirmek Mi Yoksa Mutluluğu İspat Etmek Mi?

Bayram tatilinde Kaş’taydım. Son birkaç yıldır nereye gidersem gideyim dikkatimi çeken bir şey var: İnsanlar gerçekten tatil mi yapıyor, yoksa tatil yaptığını belgelemek için mi seyahat ediyor?

Bir restoranda yan masadaki çift ertesi günün programını konuşuyordu. Ama konuşulan şey hangi koya gidileceği, nerede güzel yemek yenileceği ya da ne görmek istedikleri değildi. Konunun büyük kısmı hangi fotoğrafların eksik kaldığıydı.

“Fotoğraf çekilecek nereler kaldı?”
“Patara diye bir yer varmış, ücretli mi acaba baksana bi”

Tonları da ilginçti. Yeni bir yer keşfetmenin heyecanından çok, eksik kalan bir görevi tamamlamaya çalışan proje yöneticileri gibiydiler.

Ertesi gün Kekova tekne turunda benzer sahneler gördüm. Masmavi koylar, insanın ömrü boyunca kaç kere görebileceği belli olmayan sular… Ama bazı insanlar saçları bozulmasın diye denize girmiyordu. Bazılarıysa tam o anın içinde olacakken kendini dışarıdan izlemeye başlıyordu.

Bir hanımefendinin erkek arkadaşı çok tatlı bir şekilde içinden geldiği için onun fotoğrafını çekmeye başlamıştı. Çok normal bir an, samimi ve anı biriktirmelik, değil mi? Sonra bir anda şu cümle geldi: “Dur, bu elbiseyle fotoğrafım var. Üstümü değiştireyim.” Ve birkaç saniye önce yaşanan o samimi an, bir anda çekim setine dönüştü. Yanlış anlamayın lütfen; dump yapmayı, fotoğraf çekilmeyi ben de çok severim. Ama bazı noktalarda ipin ucu kaçıyor, bunu fark ediyorum. Belki de eskiden daha aktif bir sosyal medya kullanıcısı olmamın nedeni budur. Bu farkındalık beni bir adım geri çekmiş olabilir.

Çünkü bazen düşünüyorum. Hayatı yaşamayı bırakıp onun prodüksiyonunu mu yapmaya başladık?

Eskiden anılar, yaşandıktan sonra hatırlanırdı. Şimdi daha yaşanırken nasıl görüneceğini düşünüyoruz. Gittiğimiz yerleri görmekten çok, orada çekilecek kareleri planlamaya çalışıyoruz. Sanki herkesin elinde görünmez bir call sheet var. Güneş şu saatte batacak, burada poz verilecek, şu hikaye paylaşılacak.

Belki de mesele başkalarına mutlu olduğumuzu göstermek değil. Belki daha derin bir şey. Belki de kendimize, geride kalmadığımızı, hayatı yakaladığımızı kanıtlamaya çalışıyoruz.

Herkes gidiyor, herkes görüyor, herkes yaşıyor gibi göründüğü için biz de aynı şeyleri yaparsak hayatı kaçırmayacağımıza inanıyoruz.

Ama bazen insanın aklına şu soru geliyor:

Bir gün dönüp baktığımızda gerçekten hatırlayacağımız şey, o koyun suyunun tenimize değdiği an mı olacak? Yoksa o koyda çekilmiş fotoğrafın kaç beğeni aldığı mı?

“Ne Güzel Çocuklardık”

Hepimizin bir kalbe dokunan şarkılar listesi ve o listede de muhakkak bir Sezen eseri vardır, öyle değil mi? Pek çok Sezen Aksu şarkısını bayılarak dinlerim ama Son Sardunyalar benim için bambaşka bir yerdedir. Müziği ayrı, sözleri apayrı vurur beni.

Özellikle 30’larla birlikte o çocukluk masumiyetini, umutlarını, hayallerini o kadar sakin bir tonda ve derin bir şekilde yansıtıyor ki her dinleyişimde kalbim pır pır ediyor, garip bir sükunete bürünüyorum. Bir sürü şeyi en ideal şekilde olmaya çalıştığımız şu yaşları; ne kahraman, ne cesur dümdüz çocuklar olduğumuz günlere özlemle geçirmek o kadar ilginç ki. Yaş aldıkça insanın özlem duyduğu en büyük duygu “umut etmek” oluyor sanki. Belki bu şarkının sözlerini bu denli tokat gibi hissettiren de budur benim için.

Ne olacağını, nasıl olacağını bilemediğin koca bir hayatın tatlı merakı, büyük umutları. Belli bir yaştan sonra ise kendini, tahammüllerini, köşelerini tanıdıkça artık hiçbir şeyin merak hissettirmemesi. Üç aşağı beş yukarı girdiğin her işte, başladığın her ilişkide, tanıdığın her arkadaşta benzer şeyleri yaşayacağını bilmenin öğrenilmiş çaresizliği.

Tatlı sürprizlerle dolu, her yeni günü ümitle kucakladığımız anların özlemiyle…

“Ah o yazlık sinemalar
Kapı önü akşamları
Saksıda son sardunyalar
Avluda el yazmaları

Ah ne kahraman, ne cesur
Ne güzel çocuklardık
Her yeni günü ümitle
Nasıl kucaklardık

Ah kaldırımlar biliyor
Bir devir muhteşemdik
Güz güneşinden hüzünlü
İlk yazdan şendik

Hem utangaç hem hevesli
Mektepli sevgililerdik
Pek kırılgan, pek acemi
Bir söyler bin gülerdik

O pürtelaş piyasalar
İlk sevda, ilk gözyaşları
Yolları hep gurbete bağlar

Ah o gönül şarkıları”

Amme hizmeti:

I’M BACK BITCH!

Burayı epey boşladım. Sevdiğim şeyleri, hobilerimi, sevdiklerimi hatta kendimi epey boşladım.

Ortada dramatik bir neden de yok, depresif bir ruh da… Hani olsa keşke, onları bahane sayacağım. Aksine keşmekeşin içerisinde “günü kurtardım” durdum. Bunu hepimiz yapıyoruz. Bu da sanıldığı kadar kötü bir şey değil. Her zaman derim: Hepimiz büyük hayallere sahip olmak zorunda değiliz. Bu dünyanın bana ve benim gibilere de ihtiyacı var. Biz destek takımıyız. Hayalleri olanları destekleriz ve genel olarak kendimiz için her şeyi akışına bırakırız. Sürpriz severiz ve hayatımızı da küçük sürprizler şeklinde yaşarız.

Dev bir konserde dinleyicilerin omzundan omzuna sekerek sahneye bırakılmayı beklemiyorum. Ben daha çok rockstar’a sütyen fırlatanlardanım. Plansız, hedef odaksız, anın kararlarıyla ve neşeli.

Hayatıma neşe katan, beni ben yapan pek çok şeyden yaklaşık 1,5 senedir uzaklaştığımı fark ettikten sonra bir uyanış yaşadım. Yani yine iyiyim ama daha da iyi olabilirim. Eski ben’i özledim. Beni besleyen, enerjimi yükselten, aklımı kaçırtan her şeyi özledim. Bunun ilk adımı olarak da buraya dönmeye karar verdim.

Yapacak bolca boşumuz, dağıtacak bolca adaletimiz var. Ayağımıza taş değmesin. Öperim.

PODCAST YAYINIMIZLA TANIŞIN: GÖRKEMLİ KAYBEDENLER

Podcast çağını seviyorum. Pandemi başlangıcından beri, sevdiğim ve fikirlerini duymak istediğim kişilerin kulaklığımın içinde bıdı bıdı etmeleri kadar bayıldığım bir dijital olay daha yok! Eğer beni tanıyorsanız zaten işimdeki biricik eski dirsek arkadaşım Müşra ile Trendus Podcast için hazırladığımız onlarca bölüme aşinasınızdır. Müşra’nın yeni kariyer adımı bizi Trendus çatısından ayırsa da çok daha özgür ve “biz” bir oluşuma zemin hazırladı!

Okumaya devam et →

Kötü Ekonominin Demotive Çalışanları

Ülke ekonomisinin altın çağını yaşamadığı bir gerçek. PMS dönemindeki gibi inişli çıkışlı ruh halleriyle dövizin durumu da ortada. Hal böyle olunca mavi yakalılar da beyaz yakalılar da, işverenler de maddi anlamda müşkül durumda. Borç yiğidin kamçısı mıdır bilinmez, ancak 21. yüzyılın paket programına dahil olduğu kesin. Çalışan borçlu, patron borçlu, herkesin bir yerlere borcu var.

Okumaya devam et →

Bir Çikolata Bağımlısının “Şekersiz 21” İle İmtihanı

Ladies and… ladies. Gentlemen’lar için epey alakasız bir yazı olacak çünkü. Özetle PCOS ve insülin dirençliler ekran başına. Stresli geçen günler, home office ile değişen uyku, beslenme ve hareket şekli derken aylardır bundan en çok etkilenen şey birçoğumuz için regl düzeni oldu. Bu boktan hengamede bedenime bir reset atmak isteyerek Şekersiz 21’i denedim. Biraz bundan bahsedeceğim.

Okumaya devam et →

İyi insanların başına neden hep kötü şeyler gelir?

İsyan cümleme hoş geldiniz. Ne zaman hak etmediğimi düşündüğüm bir durumun içine düşsem bunu derim: “Neden iyi insanların başına hep kötü şeyler geliyor neden!”

Eminim herkesin hayatında çok sevdiği ama başına sürekli talihsizlikler gelen bir tanıdığı vardır. O çok sevdiğiniz iyi kişiler ya maddi anlamda büyük zorluklar yaşıyorlardır, ya hastalıklarla cebelleşiyorlardır. Ya da çevrelerinde hep bir kötü arkadaş, sorunlu aile durumları vardır. Belki de aşk hayatlarında yüzleri hiç gülmemiş, hep sert kayaya toslamışlardır. Sorunların basitliği, büyüklüğü fark etmez… Onlar iyidir, masumdur ama yine de sorunlar bir şekilde hep onların yakasındadır.

Okumaya devam et →